YAVUZ ULUTÜRK
1 Haziran 2014, Pazar

kultur1

İki aylık edebiyat dergisi Granada, yayın hayatında bir yılı geride bıraktı. Derginin yayın editörü Servet Gündoğdu, yayın politikalarının manifestosuzluk olduğunu belirterek Granada’nın, onu elinin üstünde tutan okurlar tarafından inşa edilmekte olduğunu söylüyor.

Granada dergisi, yedinci sayısı ile bir yaşını geride bıraktı. Biraz klişe olacak ama Türkiye için ‘dergiler çöplüğü’ tabiri çok kullanılır. Üç dört sayı ile tarih olan, daha başlamadan biten pek çok dergi var. Bu anlamda yedi sayıya ulaşmış olmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yedinci sayı, yedinci gün… Süreli yayınlarda dinlenme fırsatı olamıyor. Dublinliler’i konu alan bir dosyanın da yer aldığı sekizinci sayıya son halini verdik. Bir yandan dokuzuncu sayının hazırlığına da başladık. Edebiyat dergisi çıkarmak zihninizi daima projelere açık tutmayı gerektiriyor. Daha derginin ilk sayısını çıkarmadan kendinize estetik veya siyasi birtakım duvarlar örerseniz projeksiyon alanınız çoktan daralmış olur ve uzun ömürlü dergi çıkarmakta güçlük çekersiniz. Dergilerin çok kısa sürelerde kapanması en başta bununla ilişkili olabilir. Dergimizin genel yayın yönetmeni V. Hüseyin Kaya, editöryal kadro Atiye Gülfer Kaymak, Mustafa Bal ve İdris Çakmak her biri çok farklı birikim ve ilgilere sahip. Bu isimlerin yanı sıra yayın danışmanlarımız Engin Sezer, Yavuz Demir ve Şaban Sağlık’ın kıymetli yönlendirmeleri her zaman pozitif bir gelecek tasavvuru sağlıyor bize.

Kimi dergiler şiiri önceler, kimileri öyküyü… Siz kendinizi dergiler arasında nerede konumlandırıyorsunuz? Sizce de böyle bir ayrım olmalı mı?

Böyle bir ayırımın yararlı olduğu kadar sorunlu tarafları da var. Bu durumu üniversitelerde farklı bilim dallarının her geçen gün daha da ayrışarak disiplinler arası ilgisizlik ve yabancılaşma üretmesi tarzında da okumak mümkün, her bir tür üzerine daha atomistik okuma yapabilme açısından olumlu bir bakış açısıyla da… Lakin biz Granada dergisinde herhangi bir türe imtiyaz tanımak yerine edebiyat başlığı altında düşünülebilecek, başka yollardan ulaşılamayacak hakikatlere temas etme gayreti barındıran metinlere yer veriyoruz. Dergiler arasında bir farklılığımız varsa şayet, ilk sayımızda da belirttiğimiz üzere derginin anlamını ve önemini inşa edecek olanın, derginin editöryal kadrosu, şairleri, öykücüleri ve yazarları olamayacağını biliyor olmamızdır. Granada edebiyat dergisi, onu elinde ve elinin üstünde tutan okurlar tarafından inşa edilmekte ve edilecek. Dergimizin bütün sunuş yazılarında Kafka’nın Yasanın Önünde’sinden mülhemle yinelediğimiz gibi: Bu dergi yalnızca okurları için açılıyor.

Granada, her sayıda yabancı yazarların dünyadaki çeşitli mecralarda yayımlanan yazı ve söyleşilerinin çevirilerine de yer veriyor. Bununla neyi amaçladınız ve beklediğiniz ilgiyi görüyor musunuz?

Edebiyat dergileri birlikte yaşama pratiğinin en iyi icra edilebildiği mekânlardır. Yerli-yabancı, yaşlı-genç, kadın-erkek gibi birçok farklı estetik, ahlaki, siyasi, dinî vb. ilgi ve kategoride insanın ve dolayısıyla eserin bir araya gelmesidir edebiyat dergilerini anlamlı kılan. Bu bağlamda dünyada edebiyata yön vermiş birçok ismin söyleşi, öykü, şiir ve düzyazılarına yer vererek aslında yapmaya çabaladığımız şey bizatihi kendi kültürümüze kavramsal ve estetik katkılar sunmak. Çünkü edebiyat kültürümüz çoğu zaman kendi içine kapanma gibi sorunlu bir yönelime sahip olmuş. Bu sorunu aşmak, -Hilmi Ziya Ülken’in de vurguladığı gibi- kültürümüzde bir “uyanış” sağlamak veya uykuya dalmamak için çeviri metinlere her zaman ihtiyacımız var. Bu çeviri metinlere ilgi her zaman olumlu yönde oldu. Okurlarımızın olumlu yorumları böylesi bir dönüşümü ve canlılığı arzulayanların sayısının hiç de az olmadığını bize gösteriyor.

Kapaklarınızda dosya konuları da oldu. “Duvarlar Yıkılırken” ve “Edebiyatın Sorunları” bunlar arasında. Fakat daha çok tek bir yazarı ağırlayan kapaklar dikkat çekiyor. Bir yayın politikası mı bu?

Yazar kavramı, romantik dönemden itibaren bütün dünya edebiyatlarını anlama ve yorumlama hususlarında belirlemiş görünüyor. Batı edebiyatında 20. yüzyılda ortaya çıkan Yeni Eleştiri, Yapısalcılık ve Biçimcilik gibi “metin merkezli”; alımlama estetiği, okur-tepki teorisi gibi “okur merkezli” poetikalar bu kavramın belirleyici rolünü fazlasıyla kırmış durumda. Lakin bizim edebiyatımızda bu kavramın metinleri anlama hususunda gücü hâlâ pek fazla tartışılmamış görünüyor. Biz, eseri odağa çeken dosyalarımızla aslında metin ve okur arasında vuku bulan ilişkiden hareketle daha ontolojik bir anlama modelinin pratiğini yapmaya çabalıyoruz. Sezai Karakoç’un bir şiirinin on farklı yorumu edebiyatımızda bu çabanın marjinal bir örneği olarak yorumlandı. Biz bu tür dosyalarla dolaylı olarak edebi metinlerin, Karakoç’un ve edebiyatımızda birçok güçlü ismin ideolojik tercihlerinin bir yansımasına indirgenemeyeceğini, tam tersine edebi metinlerin, doğaları gereği okurla metin arasında yeni düşünme ufukları sağlayabilecek, çoğul okumalara imkân verebilecek bir ilişkiselliğinin olduğunu söylemiş oluyoruz. Bu durumu editörlerimizden Atiye Gülfer Kaymak daha ilk sayımızda “manifestosuz var olmanın dayanılmaz hafifliği” diye nitelendirmişti. Yayın politikamız budur, manifestosuzluk.

http://www.zaman.com.tr/kultur_ne-siirciyiz-ne-oykucu_2221374.html