1. Şiirin sürgünlüğü, şairin hangi haline tekabül ediyor? Sürgünlüğün bir mekânı varsa, Gaston Bachelard’ın “mekanseverlik” tanımı bağlamında, o yeri anayurt mu eyliyor şair?

Burada bir paradoks varmış gibi duruyor. Ancak bu, dilin ürettiği bir yanılsama. Şiirin sürgünde oluşu, onun başka türlü var olamamasıyla ilişkilidir. Şiire yönelik arzulanan bu mekân tasarımı bizim hala logos merkezli bakış açımızla ilişkili görünmektedir.  Şiir tam da tersine mekan tutamayan, yer’leşemeyen, ki bu haliyle giderek şiirleşen bir dünyadır. Şöyle açabilirim: Biz şiirle karşılaşmadan şiir tek başına sürgünde değildir. Sürgün bizim şiirle karşılaştığımızda ortaya çıkan bir durumdur. Sürgün mekânsızlık da değildir elbette. Ancak aidiyetin, alışılmışlığın, o ardışıklığın getirdiği düzenin olamadığı bir mekan.  Okuduğunun şiir olduğunu düşünmeye başlaman bir anayurt algısı oluştururken, okuma sürecinde sürekli farklılaşan anlam dünyası senin aslında şiiri yurt edinemediğini gösteren en karakteristik durumdur. Bir yanıyla yurtlaşan, bir yanıyla sürgünleşen bir diyalektik süreç olarak meseleyi ele alabiliriz.

Sürgündeki Şiir, dil ile yeniden tanışmak ya da dilin kendini bize yeniden açması ve bu anlamda dilin kendine açılması. Şiirim hatırlarsın şöyle başlıyor: ‘Dil açılmakta kendine’. Deprem Mühendisi de olduğun için depremden hareketle şunu söyleyebilirim. Deprem olurken deprem hakkında düşünmektir şiir; depremden öncesi ve sonrasıysa nesir. Çünkü deprem olurken yalnızca Dünya değil, kelimeler de sallanır.

Söyleşinin devamı için: Varlık Dergisi, Ekim 2012, ss.100-101.