Anasayfa

Granada Edebiyat Dergisi 8-9. Sayı Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

Yorum yapın

Granada 8-9 KAPAK

Granada, Okurların Dergisi- Zaman Gazetesi’nde Yer Alan Söyleşim

Yorum yapın

YAVUZ ULUTÜRK
1 Haziran 2014, Pazar

kultur1

İki aylık edebiyat dergisi Granada, yayın hayatında bir yılı geride bıraktı. Derginin yayın editörü Servet Gündoğdu, yayın politikalarının manifestosuzluk olduğunu belirterek Granada’nın, onu elinin üstünde tutan okurlar tarafından inşa edilmekte olduğunu söylüyor.

Granada dergisi, yedinci sayısı ile bir yaşını geride bıraktı. Biraz klişe olacak ama Türkiye için ‘dergiler çöplüğü’ tabiri çok kullanılır. Üç dört sayı ile tarih olan, daha başlamadan biten pek çok dergi var. Bu anlamda yedi sayıya ulaşmış olmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yedinci sayı, yedinci gün… Süreli yayınlarda dinlenme fırsatı olamıyor. Dublinliler’i konu alan bir dosyanın da yer aldığı sekizinci sayıya son halini verdik. Bir yandan dokuzuncu sayının hazırlığına da başladık. Edebiyat dergisi çıkarmak zihninizi daima projelere açık tutmayı gerektiriyor. Daha derginin ilk sayısını çıkarmadan kendinize estetik veya siyasi birtakım duvarlar örerseniz projeksiyon alanınız çoktan daralmış olur ve uzun ömürlü dergi çıkarmakta güçlük çekersiniz. Dergilerin çok kısa sürelerde kapanması en başta bununla ilişkili olabilir. Dergimizin genel yayın yönetmeni V. Hüseyin Kaya, editöryal kadro Atiye Gülfer Kaymak, Mustafa Bal ve İdris Çakmak her biri çok farklı birikim ve ilgilere sahip. Bu isimlerin yanı sıra yayın danışmanlarımız Engin Sezer, Yavuz Demir ve Şaban Sağlık’ın kıymetli yönlendirmeleri her zaman pozitif bir gelecek tasavvuru sağlıyor bize.

Kimi dergiler şiiri önceler, kimileri öyküyü… Siz kendinizi dergiler arasında nerede konumlandırıyorsunuz? Sizce de böyle bir ayrım olmalı mı?

Böyle bir ayırımın yararlı olduğu kadar sorunlu tarafları da var. Bu durumu üniversitelerde farklı bilim dallarının her geçen gün daha da ayrışarak disiplinler arası ilgisizlik ve yabancılaşma üretmesi tarzında da okumak mümkün, her bir tür üzerine daha atomistik okuma yapabilme açısından olumlu bir bakış açısıyla da… Lakin biz Granada dergisinde herhangi bir türe imtiyaz tanımak yerine edebiyat başlığı altında düşünülebilecek, başka yollardan ulaşılamayacak hakikatlere temas etme gayreti barındıran metinlere yer veriyoruz. Dergiler arasında bir farklılığımız varsa şayet, ilk sayımızda da belirttiğimiz üzere derginin anlamını ve önemini inşa edecek olanın, derginin editöryal kadrosu, şairleri, öykücüleri ve yazarları olamayacağını biliyor olmamızdır. Granada edebiyat dergisi, onu elinde ve elinin üstünde tutan okurlar tarafından inşa edilmekte ve edilecek. Dergimizin bütün sunuş yazılarında Kafka’nın Yasanın Önünde’sinden mülhemle yinelediğimiz gibi: Bu dergi yalnızca okurları için açılıyor.

Granada, her sayıda yabancı yazarların dünyadaki çeşitli mecralarda yayımlanan yazı ve söyleşilerinin çevirilerine de yer veriyor. Bununla neyi amaçladınız ve beklediğiniz ilgiyi görüyor musunuz?

Edebiyat dergileri birlikte yaşama pratiğinin en iyi icra edilebildiği mekânlardır. Yerli-yabancı, yaşlı-genç, kadın-erkek gibi birçok farklı estetik, ahlaki, siyasi, dinî vb. ilgi ve kategoride insanın ve dolayısıyla eserin bir araya gelmesidir edebiyat dergilerini anlamlı kılan. Bu bağlamda dünyada edebiyata yön vermiş birçok ismin söyleşi, öykü, şiir ve düzyazılarına yer vererek aslında yapmaya çabaladığımız şey bizatihi kendi kültürümüze kavramsal ve estetik katkılar sunmak. Çünkü edebiyat kültürümüz çoğu zaman kendi içine kapanma gibi sorunlu bir yönelime sahip olmuş. Bu sorunu aşmak, -Hilmi Ziya Ülken’in de vurguladığı gibi- kültürümüzde bir “uyanış” sağlamak veya uykuya dalmamak için çeviri metinlere her zaman ihtiyacımız var. Bu çeviri metinlere ilgi her zaman olumlu yönde oldu. Okurlarımızın olumlu yorumları böylesi bir dönüşümü ve canlılığı arzulayanların sayısının hiç de az olmadığını bize gösteriyor.

Kapaklarınızda dosya konuları da oldu. “Duvarlar Yıkılırken” ve “Edebiyatın Sorunları” bunlar arasında. Fakat daha çok tek bir yazarı ağırlayan kapaklar dikkat çekiyor. Bir yayın politikası mı bu?

Yazar kavramı, romantik dönemden itibaren bütün dünya edebiyatlarını anlama ve yorumlama hususlarında belirlemiş görünüyor. Batı edebiyatında 20. yüzyılda ortaya çıkan Yeni Eleştiri, Yapısalcılık ve Biçimcilik gibi “metin merkezli”; alımlama estetiği, okur-tepki teorisi gibi “okur merkezli” poetikalar bu kavramın belirleyici rolünü fazlasıyla kırmış durumda. Lakin bizim edebiyatımızda bu kavramın metinleri anlama hususunda gücü hâlâ pek fazla tartışılmamış görünüyor. Biz, eseri odağa çeken dosyalarımızla aslında metin ve okur arasında vuku bulan ilişkiden hareketle daha ontolojik bir anlama modelinin pratiğini yapmaya çabalıyoruz. Sezai Karakoç’un bir şiirinin on farklı yorumu edebiyatımızda bu çabanın marjinal bir örneği olarak yorumlandı. Biz bu tür dosyalarla dolaylı olarak edebi metinlerin, Karakoç’un ve edebiyatımızda birçok güçlü ismin ideolojik tercihlerinin bir yansımasına indirgenemeyeceğini, tam tersine edebi metinlerin, doğaları gereği okurla metin arasında yeni düşünme ufukları sağlayabilecek, çoğul okumalara imkân verebilecek bir ilişkiselliğinin olduğunu söylemiş oluyoruz. Bu durumu editörlerimizden Atiye Gülfer Kaymak daha ilk sayımızda “manifestosuz var olmanın dayanılmaz hafifliği” diye nitelendirmişti. Yayın politikamız budur, manifestosuzluk.

http://www.zaman.com.tr/kultur_ne-siirciyiz-ne-oykucu_2221374.html

Alacakaranlıkta şiir- Star Gazetesi

Yorum yapın

Stargazete.com › SANAT Haberleri › Alacakaranlıkta şiir haberi

“Şiir artık sokakta, meydanda, kuytu köşede, halkın dilinde, her yerde. Şiire mekân tayin edilemez, o alacakaranlıktadır.” Şair Servet Gündoğdu, yeni kitabı ‘Alacakaranlık Düşleri’ni anlatırken şiirin yurdunu sabit değil, değişken bir zeminde arıyor.

(Atiye Gülfer Kaymak)

servetg

Kitaplarınıza adını veren iki imge ‘Sürgün’ ve ‘Alacakaranlık’ bir poetikanın tutarlılığını mı mı işaretliyor?

‘İdeolojik kahraman’ olarak şair tipinin bugünkü okur ortamında varlık bulması neredeyse imkânsız. Bugün Türk okuru artık sadece bir şeyi anlamayı değil, anlamı değiştirmeyi de istiyor. Bu da şiirin anlamını yeni baştan düşünmeye zorluyor bizi. Şiirin sadece aristokrasinin ve burjuvazinin dilinde yaşadığı dünyada yaşamıyoruz artık. Şiir artık sokakta, meydanda, kuytu köşede, halkın dilinde, her yerde. Bu da şiirin sürgünlüğünün ne anlama geldiğini söylüyor bize. Şiire mekân tayin edilemez, o alacakaranlıktadır. Şiirin varlığını, mekânsal sınırlar çizen sabit, değişmez kavramlarla değil daha çok zamansallığı, değişimi, etkiselliği ve süreci dikkate alan bir düşünme tarzı içerisinde anlayabiliriz. Alacakaranlıkla sürgün arasındaki ilişki bu anlamda poetik tutarlılık içeriyor.

- Burhanettin Tatar’ın kitabınıza yazdığı mukaddimede kitabınızın, şiir ve ölüm arasındaki özel bir bağlantıyı açığa çıkardığını söylüyor. Ölüm Türk şiirinde yeni bir konu değil. Sizin şiirinizin yeniliği nedir?

Şiirlerimin, dilin bir “üçüncü göz” olarak hayat ve ölümün gizemli birlikteliğinde varolma çabasına benzer biçimde bir etki oluşturması, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus. Verili bir dünyayı değil de kendi anlama dünyasını, oyun dünyasını bu üçüncü göz sayesinde fark edebilmek mümkün olabilir. Anlama veya oyun dünyası dediğimiz alan, potansiyel ile aktüelin birbirini sürekli etkilediği, karar verilemez imkân ve çağrışımlardan müteşekkildir. Tam da bu yolda benim şiirlerimde “ölüm” henüz dile gelmemiş olandır, söylenmeyendir. Varsa gerçekten şiirimin bir yeniliği, “henüz dile gelmemiş ölüm” bunlardan biridir.

- Söyleşi yaparken gerçekten de şiiriniz hakkında konuşabildiğinize inanıyor musunuz?

Şiirim hakkında konuşurken kendimi “poetik alacalık” diye adlandırabileceğim bir durumda buluyorum. Şiirim hakkında mı yoksa tümel olarak şiir hakkında mı konuşuyorum, tam olarak kestiremiyorum. Lakin tümel olarak şiir hakkında, yazdığım ve tecrübe ettiğim şiirlerim olmadan düşünemeyeceğime göre şiirim hakkında konuşuyorum demektir. Oysa şiirimi yazarken ve yazdıklarım hakkında düşünürken de tümel şiir olmaksızın düşünemeyeceğime göre tümel olan şiir benim zeminim olmuş oluyor. Şu durumda anlıyorum ki ne salt şiirim hakkında ne de salt tümel olarak şiir hakkında konuşuyorum, “poetik alacalık”ta dolanıp duruyorum…

- Şiiriniz ne tür bir okuru öngörüyor? Şiirinizin dili ile okurun dili birbirini anlayabilecek mi?

Şiirim, şiirimin “şiir olarak” alımlandığı bir okuru öngörüyor. Tanrı çekip gittiğinde şehirden ve kelimelerimizden onu geriye çağırabilecek ve dönünce içine sızabileceği, ikamet edebileceği tek dil vardır: şiirin dili. Evrensel bir aklı açığa vuran “tutarlı söylem”den farklı olarak alacakaranlığın dili… Levinas’ın da değindiği gibi akıl gündüzün düzenine aittir, şiirse alacakaranlığın düzenine. Alacakaranlık, şairini dahi kendi şiiri üzerinde bir güçten mahrum bırakır. Bu nedenle şair henüz kimsenin konuşmadığı bir dile aittir. Karşılıklı anlama karşılıklı çaba ve ilgi ile mümkündür.

alacakaranlıkdüşleriservet gundogdu sürgündeki şiir ikinci baskı

Servet Gündoğdu

İlk şiirleri Varlık ve Türk Edebiyatı dergilerinde yayımlandı. Şiirleriyle beraber makaleleri, kitap eleştirisi ve söyleşileri Varlık, Türk Edebiyatı, Granada, The Human ve Hece dergilerinde yayımlanmaya devam ediyor. İlk kitabına da adını veren “Sürgündeki Şiir” isimli şiir dosyası 2012 Homeros Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Yeni kitabı ‘Alacakaranlık Düşleri’ ise 2013 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri şiir dalında dikkate değer’ bulundu.

Şiir ve Klasik

Yorum yapın

şiir ve klasik

TRT Türk Gündem Edebiyat’ta Alacakaranlık Düşleri

Yorum yapın

Granada Edebiyat Dergisi 7. Sayı Nisan-Mayıs 2014

Yorum yapın

granada7

Alacakaranlık Düşleri

Yorum yapın

afiş

The Human’ın 2. Sayısı Çıktı…

Yorum yapın

thehuman2

 

Akli ve kalbi ilhamın ortasında bir yerlerde olmaya çalışan The Human’ın ikinci sayısı çıktı. Özgün makaleler, şiirler, harika bir hikaye ve güzel bir oyunla.

Derginin PDF’sine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Derginin web sayfası için buraya tıklayabilirsiniz.

Alacakaranlık Düşleri

Yorum yapın

alacakaranlıkdüşleri

Servet Gündoğdu, Alacakaranlık Düşleri ile bize şiir ve ölüm arasında kurulabilecek çok özel bir bağlantının sırlarını fısıldıyor.

Nasıl ki her an ölmekte oluşumuz hayatın çok farklı imkân ve çağrışımlarını fark etmemize yol açıyorsa, şiir de dilin bize sunduğu sonsuz çağrışım alanını fark etmemize yol açmakta.

Bu genç şairimiz günlük hayatın yükünü sırtlanarak geçmişe yollanmaya hazırlanan pratik dile kendi hayat nefesiyle yeni anlamlar bağışlamakta.

Galiba şairler yüzünden “ölüm” kelimesi bir türlü ölememekte…

Burhanettin Tatar

Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü?

Yorum yapın

bu ne amentü gemisiydi ki yürümezdi
vav’lar soluya soluya kürek çekti
hz. ali’nin yüreği titredi
“yâ Hak” okunu gerdi
“yâ Hak” oku varıp yüreği deldi
“âh mine’l aşk” dedi
gözlerinden yaşlar indi
vardı geminin altına erişti
amentü gemisi yürüdü gitti

Older Entries

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.